Antalya

- ANTALYA Antalya Turkey's principal holiday resort in the Mediterranean region (ancient Pamphylia) is an attractive city with shady palm-lined boulevards a prize-winning marina on the Mediterranean. In the picturesque old quarter Kaleici narrow winding streets and old wooden houses abut the ancient city walls. Since its founding in the second century B.C. by Attalus II a king of Pergamon who named the city Attaleai after himself Antalya has been continuously inhabited. The Romans Byzantines and Seljuks in turn occupied the city before it came under Ottoman rule. The elegant fluted minaret of the Yivli Minareli Mosque in the center of the city built by the Seljuk sultan Alaeddin Keykubat in the 13th century has become the Antalya's symbol. The Karatay Medrese (theological college) in the Kaleici district from the same period exemplifies the best of Seljuk stone carvings. The two most important Ottoman mosques in the city are the 16th century Murat Pasa Mosque remarkable for its tile decoration the 18th century Tekeli Mehmet Pasa Mosque. Neighboring the marina the attractive late 19th century Iskele Mosque is built of cut stone and set on four pillars over a natural spring. The Hidirlik Kulesi (tower) was probably originally constructed as a lighthouse in the second century. Today a church the Kesik Minaret Mosque attests to the city's long history in its succession of Roman Byzantine Seljuk and Ottoman renovations. When Emperor Hadrian visited Antalya in 130 A.D. a beauti¤¤¤¤y decorated three arched gate was built into the city walls in his honor. Near the marina the two towers flanking the gate and other sections of the walls still stand. The clock tower in Kalekapisi Square was also part of the old city's fortifications. On March 29th 2006 Total Solar Eclipse has been seen in Antalya as well at 13:54pm local time. Nature The region around Antalya offers sights of astonishing natural beauty as well as awesome historical remains. You can walk behind the cascade a thrilling experience at the Upper Düden Waterfalls 14 km northeast of Antalya. On the way to Lara Beach the Lower Düden Waterfalls plunge straight into the sea. The nearby rest area offers an excellent view of the falls; the view is even more spectacular from the sea. Kursunlu Waterfalls and Nilüfer Lake both 18 km from Antalya are two more places of superb natural beauty. The sandy Lara Beach lies about 12 km to the east. Closer to Antalya but to the west the long pebbled Konyaalti Beach offers a view of the breathtaking mountain range. A little further the Bey Dagi (Olympos) National Park and Topcam Beach provide more splendid vistas. There are camping grounds at the north end of the park should you decide to linger amid the natural beauty. For a panoramic view of the area drive to the holiday complex on top of the Tünektepe Hill. Saklikent 50 km from Antalya is an ideal winter sports resort on the northern slopes of Bakirli Mountain at an altitude of 1750-1900 meters. In March and April you can ski in the morning eat a delicious lunch of fresh fish at Antalya's marina and sunbath swim or wind surf in the afternoon. The wildlife (deer and mountain goat) in Düzlercami Park north of Antalya are under a conservation program. On the way you can stop at the astonishing 115 meter deep Güver Canyon. In the eastern side of Can Mountain 30 km from Antalya the Karain Cave which dates from the Paleolithic Age (50000 B.C.) is the site of the oldest settlement in Turkey. Although the little museum at the entrance displays some of the finds most of the artifacts are housed in various museums throughout Turkey. The ruins of the city of Termessos set inside Güllük Dagi a national park northwest of Antalya is perched on a 1050 meter high plateau on the west face of Güllük Mountain (Solymos). A nature and wildlife museum is found at the park entrance. # rented a room in the home environment Arrivals from countries outside the room rented apartment in Antalya Turkey.(Women guests ) Rent of 80 euro per day .(bed and breakfast included ) Book at least 10 days to send a message. jasminert@mynet.com

3 Ağustos 2007 Cuma

yürekteki yanık

Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; "-Gayet iyi." dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.

Cep telefonu çaldığında, akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.

- Alo.kızım, nasılsın?

- İyiyim anne. Ne oldu

- Sana bir surprizim var.

- Surpriz mi?

- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş..

- Eee kimmiş.

- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.

- Ben mi?

- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.

- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.

- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.

- Amaaan. Peki peki. Nasıl tanıyacağım.

-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.

-Tamam anne..tamam.

- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.

- Hemen darılma, tamam dedim ya.

O nasıl tamam demekse. neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.

**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****

Genç kız, izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.

Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. "-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam" diye düşündü.

Köylü kadın çekinerek seslendi;

- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim?

"Kızım" diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.

- Ne var, adres mi soracan! ..

Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;

- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.

- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.

Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü.

"-Nihayet." diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.

Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;

- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla. Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı.

Kadın dayanamadı;

- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim! .

- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş

-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.

Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.

**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****

Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.

- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde?

- Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.

- Allah Allah! ... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.

Genç kız bir an durakladı.

-Küçük bir kız mı?

- Evet

- Anne! . biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi?

- Kültürsüz değil ama zengin değil.

- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.

- Köyden gelen kadına ne denir ki! ..

- Oh. iyi iyi, köylü kadınları karşılmaya beni gönderiyorsun.

- Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. ' - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda, ben kapınızı çalarım'. Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.

-Ne istiyormuş?

- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.

- Anne, o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım?

Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;

- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.

- Eee.

- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.

-Evet, hatırladım.

- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.

- Herhalde şimdi anlatacaksın.

- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu.

- Niçin?

- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ,ağlama seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, Ağlama. Hah! .. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı.

11 Temmuz 2007 Çarşamba

KARI-KOCA


Bir çift hiç konuşmadan arabayla yolda gitmekteydi. Daha önceki bir tartışma münakaşaya dönüşmüştü ve hiçbiri teslim olmak istemiyordu. Keçi, katır ve domuzlarla dolu bir çiftliğin yanında geçerken koca alaycı bir biçimde sorar: "Akrabaların mı?" Karısı "Evet" diye cevap verir ve ekler, "Senin taraftan akrabalarım"

10 Temmuz 2007 Salı

BİLİM



Bilim Nedir?
Bilim meraktan doğdu... Hani insana mevlâsını da, belâsını da bulduran "merak" var ya? İşte, ondan...
Merak, dur-durak bilmeyen, sınır tanımayan bir öğrenme arzusudur. Cansız maddelerde bulunmayan, üstelik canlıların yalnızca bir bölümünde görülen bir özelliktir. Bu yüzden, yaşayıp da "merak duymayan" yaratıklara "canlı" demeye kolay kolay dili varmaz insanın...
Örnek olarak ağacı alalım. Ağaç, içinde bulunduğu, içinde yeşerip dalbudak saldığı çevre hakkında merak duymaz. Hasbelkader oradadır. Sünger de, midye de öyle... Nelere gereksinmeleri varsa, rüzgar, yağmur, akıntılar getirir onları... Onlar da alabildiklerini alırlar, bu doğa olgularından... Ama, gün olur, doğa, onlara, yangın, zehir, deprem, etobur ve asalakları da getirir. İşte, o zaman, yaşadıkları gibi, gösterişsizce, tantanasız biçimde, öte âleme göçüp giderler.
Varoluşun ilk aşamalarında canlı yaratıklar hareketsizdi, doğaya kuldu. Ama, neden sonra, bazı canlılar bağımsız ve serbest hareket edebilme yeteneğini geliştirdiler. Bu yaratıkların doğayı, çevrelerini denetim altına alabilmelerinde önemli bîr adım oldu bu... Yiyecekleri şeylerin ayaklarına gelmesini beklemek yerine, onları aramaya, onların peşine düşmeye başladılar böylece...
"Macera" dünyaya böyle ayak bastı. Macerayla birlikte de "merak" doğdu. Kıyasıya, acımasızca sürdürülen besin avında çekingenlik gösterenler, macerayı göze alamayanlar, doğayla ve çevreleriyle ilişkilerinde "tutucu" olanlar yaya kaldılar, ölüp gittiler. Kısacası, çevreye, çevrede olup bitenlere "merak duyma" varoluşun kaçınılmaz bedeli olup çıktı.
Tek-hücreli paramesyumlara bakın... Bir şeyler arıyormuş gibi hareket ederler doğada... Kuşkusuz, bizim gibi, insanlar gibi, "bilinçli" bir arayış, "bilinçli" bir istek değildir bu... Ama, basit bir kimyasal-fiziksel arayış bile olsa, yine de arayıştır. Yiyecek bir şeyler bulabilmek için doğayı kolaçan eder gibidir. İşte, merakın "güdüsel" denilebilecek bu "eyleme dönüşme biçimi", hareket eden canlıları hem hareketsizlerden, hem de cansızlardan ayırır. Onları insana en çok yakınlaştıran özellikleridir bu...
Canlı yaratıkların evrimine baktığımızda, onların, zaman içinde, giderek daha karmaşıklaştıklarını, yeni ve daha karmaşık duyular geliştirdiklerini, çevreye daha duyarlı duruma geldiklerini görürüz. Doğal çevreyle daha yoğun bir iletişim kurmaya, çevreden yeni mesajlar alıp oraya yeni mesajlar yollamaya başlarlar. Hangi sebep-sonuç ilişkisindendir bilinmez, ama, çevre hakkında duyularca toplanıp yorumlanan bilgilerin depolandığı sinir sistemi de bu süreç içinde giderek karmaşıklaşır.
Ama, her şeyin olduğu gibi, dış dünyadan alınan, depolanan ve yorumlanan bilgilerin de bir sınırı, bir kapasitesi vardır. Öyle bir an gelir ki, toplanıp yorumlanan bilgiler "ihtiyaç duyulan" bilgileri aşar. Diyelim ki, herhangi bir canlı yaratık tıka-basa doydu. Görünürde de canına kastedecek herhangi bir tehlike yok... O zaman ne yapacak? Sorun da bu ya...
Tıka-basa doymuş, tehlikeyle burun buruna olmayan yaratığın önünde bazı seçenekler vardır. Örneğin, istiridye mahmurluğuyla kabuğuna çekilebilir. Ama, daha karmaşık, daha üst yaşam biçimlerini simgeleyen canlılar böyle yapmazlar. Çevrelerini kolaçan ederler, doğa hakkında yeni şeyler öğrenme istek ve güdüsünü sergilerler. "Zararsız merak" da diyebilirsiniz buna... Böylesi zararsız meraklara burun kıvırabilir, onu küçümseyebilirsiniz. Yanılırsınız, böyle yapmakla... Canlılarda zekânın ölçeği, ölçütüdür bu merak... Örneğin, bir köpek, en miskin anında bile, sağı-solu koklar, insan kulağının alamadığı seslere durup dururken kulak kabartır. Kedi öyle mi? Değil elbette... Doymuş kedi, meraksız bir yaratıktır. Tüylerini yalar, büyük bir keyifle gerinir, sonra da derin bir uykuya dalıp gider. İşte, köpeğin kediden "zeki" sayılması da bundandır.
"Merak fazlası" da diyebilirsiniz buna...
Yaratık ne kadar zeki, beyni ne kadar gelişkinse, "merak fazlası" da o kadar çoktur.
Alalım maymun örneğini... "Maymun iştahlı" sözü boşuna edilmemiştir. Sağı-solu kurcalayan, her şeye burnunu sokan, olur-olmaz şeyleri en az bir kere deneyenler için kullanılır bu deyim... Arı kovanı gibi işleyen bir beyni vardır bu yaratığın... Ortada "merak duyulacak" bir şeyler olmasa bile arayıp bulur, yaratır. Sözün özü, maymun meraklı bir yaratıktır. Merak duymuş olmak için merak duyar. Bu açıdan bakıldığında, insan, süper maymundan gayrisi değildir.
İnsan beyni, tüm evrende en iyi örgütlenmiş, en karmaşık kitledir. Çevreyle ilgili bilgileri algılama, depolama ve yorumlama kapasitesi, varoluş için gerekli kapasitenin çok ötesindedir. Bir hesaba göre, insan beyni, insan ömrü süresince, 15 milyar kalem bilgi toplayabilir, edinebilir.
Varoluş için büyük yararları olduğu gibi, "hayat" yönünden de zararları vardır bunun... Böylesine geniş bir alanda böylesine çok bilgi sahibi olmak, insanda, "can sıkıntısı" denilen onanmaz hastalığa yol açar. Bildikleriyle ister istemez yetinmek zorunda kalan, öğreneceği fazla bir şeyler kalmayan insanlar, beyinlerini varolmaya yetecek kadar çalıştırırlar. Bu da, en hafifi zihin dağınıklığı, en şiddetlisi ruh hastalığı olan çeşitli düzensizliklere yol açar.
Özetle söyleyelim: Ortalama insanda yoğun, dur-durak bilmeyen, sınır tanımayan bir merak vardır. Bu merakını hemen elinin altında bulunan olanaklarla, yararlı biçimde gideremezse, "kötü ve zararlı" biçimlerde giderme yolunu seçer. "Arayan belâsını da bulur, mevlâsını da bulur" ya da "Burnunu başkalarının işine sokma" sözleri bu gibilerine söylenir. Merakın sonuçları her zaman hoş değildir, kısacası... "insanın başına ne gelirse ya meraktan..." diye başlayan sözler, boşuna söylenmemiştir, yani...
İnsana zaman zaman zararlı sonuçlar da getirebilen "merak", insan ırkıyla ilgili efsanelerde de dizboyudur. Alın, Eski Yunan'daki "Pandora Kutusu" öyküsünü... Efsane o ki, "ilk kadın" olan Pandora'ya "açılması yasak" bir kutu vermişler. Merak bu ya? O da hemen oracıkta kutuyu açıvermiş.. Hastalık, açlık, nefret ve akla gelebilecek her türlü kötülük çıkıvermiş kutudan... Bir daha da kutuya girmemiş, O günden bu yana dünyanın başına musallat olmuş...
İncil'in sayfalarına göz atıp Havva'nın öyküsünü okuduğumuzda, Yılan'ın tahrik edici, ayartıcı, baştan çıkartıcı sözler etmek için boşuna nefes tükettiğini görürüz. "Onca dil dökmeye ne gerek vardı?" diye kendi kendimize sorarız. Biliriz ki, Havva anamız, o kahrolası merakı yüzünden, nasıl olsa "yasak meyve"yi yiyecekti. Simgelere meraklı olanlar için söyleyelim: Elinde yasak meyvesi, ağacın altında duran Havva'yı ilgiyle dalından izleyen yılan, aslında, MERAK'ın ta kendisidir.
İnsandaki tüm güdüler gibi, merak da, kuşkusuz, kötü biçimlerde, kötü amaçlarla kullanılabilir. Üstyerine görev olmadığı halde başkalarının ne yaptığını, ne konuştuğunu, ne düşündüğünü merak edenlere, küçümseyici biçimde, "meraklı" denmesi de bundandır. Ama, ne olursa olsun, merak yine de insan beyninin en erdemli, en soylu özelliklerinden biridir. "Merak", yani "bilmek ve öğrenmek arzusu" olmasaydı, insan da olmazdı.
"Bilmek ve öğrenmek arzusu" herşeyden önce, insan yaşamının günlük gereksinmelerinin karşılanmasına dönüktür. Ekim en etkili biçimde nasıl yapılır? Hasat en az kayıpla nasıl kaldırılır? Hayvanlar nasıl avlanır? Elbise nasıl dikilir? "Uygulamalı sanatlar" da diyebilirsiniz, merakın bu dile geliş biçimine...
Ama, varolmak için ihtiyaç duyulan bu basit beceriler geliştirildikten sonra ne olacak? Günlük gereksinmeler karşılandıktan sonra neye merak duyulacak? İşte, günlük gereksinmelerin karşılanmasıyla mantığı gereği yetinemeyen "bilmek ve öğrenmek arzusu", bu noktadan sonra, insanı, daha geniş-ufuklu, daha kapsamlı, daha karmaşık çabalara itmektedir.
Alalım, "güzel sanatlar" örneğini... Bir görüşe göre, "güzel sanatlar" insanın doymak bilmeyen, sınır tanımayan ruhsal gereksinmelerini karşılamak amacından çok, can sıkıntısından doğmuştur. Yapılacak başka şey olmadığı için yaratılmıştır. Bir bakıma doğru, bir bakıma eksiktir bu görüş... Sanat tarihini inceleyenler, güzel sanatların, yalnızca ruhsal değil, "dünyevî" boyutlarının da bulunduğunu bilirler. Resim ve heykellerin bereket ve din simgeleri olarak kullanıla geldiğini bilmek için de ayrıca sanat tarihçisi olmak gerekmez. Ama, öte yandan, önce bu nesnelerin yaratıldığı, sonra da kullanıldığı bir gerçek... Bu da, güzel sanatların can sıkıntısından doğduğu görüşüne güç kazandırıyor.
Bize kalırsa, güzel sanatların güzellik duygusundan, güzellik arayışından doğduğunu söylemek, sapla samanı karıştırmaktır. Deyim yerindeyse, kağnıyı öküzün önüne koymaktır. Önce ortaya sanat çıkmıştır. Buna "güzel" denmesi sonradandır, "güzellik" yönünde gelişmesinin doğal uzantısıdır. Kısacası, güzel sanatlar, kendileri için pratik kullanımlar bulunmadan çok önce doğmuşlardır. İnsan beynine, insanın "yaratıcı" yeteneklerine "meşgale" bulmak için yaratılmışlardır.
Öte yandan, çok güzel, çok görkemli bir sanat eserinin üretilmesi de, tek başına, doyum veren bir meşgale değildir. O sanat eserinin başkalarınca görülmesi, beğenilmesi esastır. Yalnızca yaratıcısı için değil, seyircisi için de "meşgale" olması gerekir. Bir sanat esirini "büyük ve görkemli" yapan en önemli şey, onun sağlayacağı doyum ve heyecanın başka yerlerde bulunamamasıdır. Bir sanat eserinde, insanın düşünme yetilerini, meraklarını kamçılayan öylesi çok bilgi birikimi vardır ki, sanat düşmanı eblehler dışındaki herkesin beyninde bir kıpırdanış, bir heyecan, bir canlanma oluşur.
Ama, öte yandan, güzel sanatlarla uğraşmak boş zamanlan değerlendirmede doyum veren bir araçsa, bir de olumsuz yönü vardır. İşlek ve yaratıcı bir zekânın yanında, bedensel çabayı, çalışmayı da gerektirir. Oysa, yalnızca zihinsel çaba gerektiren, bedeni zorlayıp yormayan başka uğraşılar da vardır. İşte, bilgi arayışı böylesi bir uğraşıdır. Toplanan bilginin ne yapılacağı, nerede kullanılacağı hiç, ama hiç önemli değildir. Önemli olan bilginin, arayışın kendisidir. Bilgilenmek için bilgi aramak da diyebilirsiniz buna...
Birşeyler öğrenme isteği ve bu isteğin gerçekleştirilmesi için harcanan, çabalar, insanı yüceltir, daha önce düşlemediği doruklara ulaştırır, beyin için gerçekten görkemli bir "meşgale" olur. Günlük yaşamda pratik değeri olan şeyler hakkında bilgi toplamaktan başlar bu iş.. Sonra "estetik bilgisi" denilen, "saf bilgi" olarak anılan doruğa ulaşır.
Örneğin, "saf bilgi" bilgi edinmiş olmak için edinilen bilgi, "Gökyüzünün tavanı ne kadar yüksektir?" ya da "Taş neden düşer?" gibi sorulara yanıt arar. Düpedüz meraktır bu... Pratik kullanımı olmayan, bu yönüyle de "tembel" olan, ama aynı zamanda sorunların özüne acımasızca, kestirme yoldan inen bir merak... Gökyüzü ne kadar yüksekse yüksek... Taş neden düşerse düşsün... Size ne, bunlardan? Doğru yanıtını alsanız, ne işinize yarar? Taşın neden düştüğünü bilmeniz, onun kafanıza düşmesini önler mi? Sizde yaratacağı acıyı hafifletir mi? Gökyüzünün ne kadar yüksek olduğu, hava kirliliğine çözüm bulmanızı sağlar mı?
Bütün bu sorulara olumsuz yanıt vermek zorundasınız. Gelin görün ki, pratik hiç bir değeri olmayan bu tür soruları soranlar, dur-durak bilmeden bunlara yanıt arayanlar var. Hep olmuştur. Görünüşte pratik değeri bulunmayan bu tür yararsız sorulan sorup onlara yanıt aramak, insanın öğrenme isteğinden, beyni işler durumda tutma zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Hepsi bu kadar...
Bu tür sorularla uğraşan insanın yapacağı iş, estetik bakımdan doyurucu bir yanıt bulmaktır. Ortalama insanın gördüğü, algıladığı, anladığı bir takım durumlarla, birtakım olaylarla benzerlikler, paralellikler kurmaktır.
"Bulmak"... "Keşfetmek"...
Tılsımlı sözler bunlar... "Buluş ve keşif" eskilerce, gökten inen bir vahiy ya da ilham perisinin sihirli değneğinin dokunmasıyla oluşan bir şey olarak görüle gelmiştir. Ama, ister vahiy olsun, ister ilham perisinin eseri, bu keşiflerin, bu buluşların herkesçe anlaşılabilmesi için, mutlaka günlük yaşamla bir bağlantısı, günlük yaşamda somut bir ifadesi olması gerekir. Örneğin, şimşek yakıcı, yıkıcı ve dehşet vericidir. İnsanın kafasında ok gibi, mızrak gibi, fırlatılan silahların çağrışımını yapar. Böylesi bir silahın öldürücü sonuçlarını yaratır.Ama, ortada fırlatılan bir silah olunca, bir de "fırlatan" olması gerekmez mi? İlkellerin, şimşeği, Tanrı Thor'un çekici ya da Zeus'un parıltılı mızrağı olarak görmeleri bundandır. Mızrağın neden atıldığı değil, kim tarafından atıldığı sorusunun yanıtıdır. Madem silah büyüktür, o zaman atanın da normalden büyük olması gerekir.
İşte, efsaneler böyle doğar. Doğa güçleri kişileştirilir, tanrılaştırılırlar.
Efsaneler birbirini kovalar, birbirleriyle etkileşir. Kuşaktan kuşağa geçerken de, o efsanelere hayat veren doğa güçleri giderek bir sis perdesinin arkasına çekilirler. Geriye efsanenin nedeni değil kendisi kalır. Kimi "çocuk masalı" durumuna dönüşür, kimi kıssadan hisse çıkarılan, dinlerin parçası olan bir içerik, bir anlam edinir.
Nasıl sanat "uygulamalı" ya da "güzel" olabiliyorsa, aynı şekilde, efsaneler de uygulamalı ya da güzel olabilirler. Kimi efsane estetiktir, hoşa gider ve bu yüzden sürdürülür. Kimi efsane insanlığın pratik amaç ve çıkarları için kullanılır, Örneğin, tarihin ilk tarımcıları "yağmur" olayına çok meraklıydılar. Kendileri için büyük önem taşıyan bu nesnenin gerektiği zaman değil de aklına estiğinde neden yağdığını merak eder, dururlardı. Bereketi, üremeyi, toprağın doğurganlığını simgeliyordu yağmur... Yağdığında doğayı yeşertiyor, canlandırıyordu. İnsan yaşamında "seks" ne iş yapıyorsa, yağmur da doğada onu yapıyordu. Üstelik, gökyüzüyle toprak arasında bir bağlantıydı. İşte, Yer Tanrıçası ya da Gök Tanrısı efsanesi buradan doğdu. Yağmurun yağmayışını tanrıların öfkesine, yağmur yağışını da onların sevincine bağlamak alışkanlık oldu. Bu efsanenin yerleşmesiyle birlikte, ilk çiftçiler, tanrıları sürekli mutlu ve keyifli tutmanın yollarını aramaya başladılar, törenler, şölenler düzenlediler. Hatta, gökle toprağın şeytana uyup birleşmeleri için, seks alemleri düzenleme yoluna gittiler.
İnsanlığın kültürel ve edebî mirası içinde, en iç gıcıklayıcı, en güzelleri, kuşkusuz, Eski Yunan efsaneleridir. Ama, aynı Eski Yunan efsaneleri, insanlara evrene yanlış ve ters biçimde bakmayı, onu kişi-üstü, cansız bir şey olarak görmeyi de öğretmişlerdir.
İlk efsanelerde, doğa güçleri, tıpkı insanlar gibi, cilvekârdı. Neyi ne zaman yapacakları önceden kestirilemezdi. Ne kadar insanüstü gösterilirlerse gösterilsinler, Zeus, Marduk ya da Odin gibi tanrılar, sokaktaki adam gibi, çocuksu, duygusal, hoppa, kaprislidir. Olmadık nedenlerden ötürü birbirlerine kazık atarlar, kızarlar, küserler. Rüşvet yiyenlerin başlarını bile çevirip bakmayacakları rüşvetlerle yetinirler. Böylesi tanrıların denetimindeki bir evrende bugünden yarına neler olabileceğini kimse kestiremeyeceği için de, o zamanın insanları, doğayı anlamak, açıklamak için özel bir çaba göstermemişlerdir. Gerek duymamışlardır buna... Tanrıların gönlünü hoş edeceklerini düşündükleri işleri yapmakla yetinmişlerdir.
Zamanla, Eski Yunan düşünürleri, evreni, katı ve değişmez işleyiş kuralları bulunan bir makine olarak görmeye başlamışlardır. "Efsane" olayı böylece ters-yüz olmuştur. "Efsane" gözlükleriyle evreni gören insanlar, kavrama ters ve aykırı biçimde, doğanın kanuniyetlerini, işleyiş yasalarını aramaya koyulmuşlardır.
Bilim yönünde, bilimsel bilgi yönünde ilk büyük adımdır bu...
Bilim tarihçilerine göre, bilimsel bilgi yönünde ilk dev adım, İ.Ö. 600 yılında Miletuslu Thales tarafından atıldı. Ama, bilim tarihini kendi açılarından yeni baştan yazan Yunanlılar, Thales'e, insan ömrüne sığmayacak kadar çok keşif ve buluşlar yüklediler. Thales'i daha alçak gönüllü biçimde değerlendirenlere göreyse, bu bilim adamı, Babil'deki bilgi birikimini eski Yunan'a aktarmaktan başka bir şey yapmadı. Ama, kim ne derse desin, Thales'in, İ.Ö. 585 yılı için öngördüğü güneş tutulmasının gerçekleşmesi önemli bir olaydır. Bilim adına büyük bir puandır.
Doğa yasalarının işleyişi konusunda zihin egzersizlerine başlayan Eski Yunanlıların düştükleri temel yanlış, doğanın oyunu kurallarına göre oynayacağını varsaymaktı. Böyle olunca, doğru ve bilimsel biçimde doğanın üstüne gidilirse, o da bütün sırlarını ortaya döker, geriye de sorun kalmazdı. Kısacası, doğanın, eltopu kurallarıyla futbol oynamayacağını düşünmüşlerdi, Eski Yunan düşünürleri... İki bin yıl sonra, "Tanrı"nın bazı anlaşılmaz incelikleri olabilir, ama hiç bir zaman kötü niyetli değildir" diyen Albert Einstein da, Eski Yunanlı düşünürlerin temeldeki bu iyimserliklerini paylaşıyordu. Doğa yasaları, bir kere keyfedilmeye görsünler, herkesin anlayacağı basitlikte olacaklardı.
Bu Eski Yunan iyimserliği, çağımız insanının kültür mirasıdır.
Doğa oyunu kurallarına göre oynayınca, bütün iş, olayları gözlemek ve bu gözlemlerden elde edilen verileri yorumlayarak temel yasalara ulaşmak için, düzenli bir sistem geliştirmektir. Bu düzenli sistem içinde, yerleşik tartışma kurallarına uygun olarak, bir noktadan bir başka noktaya geçmekse "mantık"tır. Gerçi insanların bir şeyler keşfetmesinde esin perisinin de rolü olabilir, ama, aslolan, kuram ve varsayımların mantık yoluyla sınanmasıdır. Küçük bir örnek alalım: Votkayla soda, viskiyle soda, rakıyla soda, konyakla soda, romla soda insanı sarhoş eden içkiler olduklarına ve bunların ortak paydası "soda" olduğuna göre, sarhoşluğun mantıkî sebebi sodadır. Eski Yunan mantığı, kendi mantığı gereği, bu mantıkî sonucun çıkarılmasını gerektirmektedir. Belli ki, bu mantıkta bir yanlış vardır. İnce düşünülürse bu yanlış bulunabilir de... Ne var ki, bu mantık yanlışlarının keşfedilmesi her zaman böylesi kolay da olmamaktadır. Olmamıştır.
Böyle "mantık oyunları" ya da ''mantık yanlışları", Eski Yunan'dan bu yana birçok düşünürün ilgisini çekmiş, bu mantık yanlışlarını bulup çıkarmak onlar için eğlendirici bir meşgale olmuştur. Bu arada, sistematik mantığın ilk temellerinin İ.Ö. dördüncü yüzyılda Stagira'lı Aristo tarafından atıldığını da hemen belirtelim.
İnsanla doğa arasındaki zihinsel savaşın üç temel unsuru vardır. Önce, doğanın belli bir yönü hakkında gözlemler yapmak, veri toplamak gerekir. İkinci olarak, bu verilerin düzenli ve anlamlı biçimde sınıflandırılmaları gelir. Bu "sınıflandırma" toplanan verilerin niteliğini değiştirmez, daha kolay görülmelerini anlaşılmalarını sağlar. Bu işlemi, briçte, kağıtların, maça, karo, kupa ve sinek gruplarında toplanıp büyüklüklerine göre sıralanmalarına benzetebiliriz. Kağıtların, değeri değişmez, ama, bu sınıflandırma, oyunun hem daha hızlı, hem daha düzenli ve planlı oynanmasına olanak verir. Üçüncü işlem, düzenli biçimde sınıflandırılmış gözlemlerden yola çıkarak, tüm gözlemleri derleyip özetleyen ortak bir ilke, ortak bir kural bulup çıkarmaktır.
Örneğin, suyla dolu bir küvete konulduklarında taş batar, tahta yüzer, demir batar, tüy yüzer, cıva batar, zeytinyağı yüzer. Batan cisimlerle yüzen cisimleri iki ayrı listede toplayıp bir gruptaki cisimlerin öteki gruptaki cisimlerden hangi noktalarda ayrıldıklarının bir dökümünü yaparsanız, şu sonuca yararsınız: Ağır cisimler suda batar, hafif cisimler yüzer.
Eski Yunanlı düşünürler, evrene bakış açılarındaki bu yeni yaklaşıma "philosophia", yani "felsefe" adını vermişlerdir. "Bilgi aşkı" anlamına gelir. Daha da serbest bir çeviri yaparsanız, bunun adı, "öğrenme arzusu", yani MERAK'tır.
Eski Yunanlıların en büyük bilimsel başarılarının "geometri" alanında elde edildiğini bilmeyen yok... Bunun da nedeni, iki temel yaklaşım geliştirmiş olmalarıdır. Bunlardan biri SOYUTLAMA, öteki de GENELLEME'dir.
Küçük bir örnek verelim. Eski Mısır'da arazi sürveyanları, doksan derecelik bir açı çizmenin kolayını bulmuşlardı. Uzunca bir ipi 12 eş uzunlukta parçaya katlıyorlar, sonra da bir yanında 3, bir yanında 4, bir yanında 5 kat ip bulunacak biçimde bir üçgen oluşturuyorlardı. Dik açı, üç katlı yanla 4 katlı yanın birleştiği noktada meydana geliyordu. Mısırlıların bu basit ve kestirme yöntemi nasıl keşfettikleri bilinmez, ama, arazi ölçüm ve çizimlerinde kullanmakla yetindikleri bellidir. "Meraki" Yunanlılar işi bir adım öteye götürdüler. Böyle bir üçgende nasıl olup da bir dik açı meydana geldiği sorusu kafalarına takılmıştı. Yaptıkları gözlemler ve çözümlemeler sonunda, ortaya çıkan fiziksel yapının kendi başına bir anlam taşımadığını, üçgenin yapımında ister ip, İster tahta kullanılsın,aynı sonucun doğduğunu kavradılar. Bütün sorun, düz çizgilerin açı yaparak kavuşmalarında düğümleniyordu. Her türlü görsel gerçekten bağımsız olan ve ancak insanın hayal gücünde varlık kazanan "ideal düz çizgi" kavramını gerçekleştirmekle, Eski Yunanlılar, "soyutlama" denilen yöntemi de geliştirdiler. Soyutlama, bu yönüyle, gereksizlerin ayıklanması ve yalnızca belirleyiciler üstünde durulmasıydı. Yöntem, bugün de, bu özelliğini korumaktadır.
Eski Yunanlı geometriciler, her sorunu kendi içinde ele alıp bireysel çözümler aramak yerine, sorunları sınıflandırıp ortak çözümler aramak yoluna da gittiler. Örneğin, bir yanı 3, bir yanı 4, bir yanı da 5 arşın olan üçgenlerin içinde 3 ve 4 arşınlık çizgilerin kesişme noktasında dik açı meydana geldiğini saptadıktan sonra, aynı dik acının 5, 12 ve 13 arşınlık üçgenlerle 7, 24 ve 25 arşınlık üçgenlerde de oluştuğunu saptadılar. Ama, bu ölçüler birer "rakam"dı. Tek başlarına alındıklarında belli bir anlamlan da yoktu. İş, dik açılı bütün üçgenleri tanımlamada kullanılabilecek bir ortak payda, bir ortak özellik bulmaktı. Sırf meraktan kafa yoran Eski Yunan geometricileri, bir üçgenin dik açılı üçgen olabilmesi için, yanlarının uzunluğu arasındaki ilişkinin x2+y2=z2 (burada "z", en uzun yanın uzunluğudur) olması gerektiğini saptadılar. Dik açıysa, "x" ve "y" uzunluktu yanların birleştikleri noktada oluşuyordu. Örneğin, ilk Örnekte 9+16= 25, ikincisinde 25 +144 =169, üçüncüsünde de 49 + 576 =625 sonucu alınıyordu.
Bu tür denklemler çoğaltılabilir. Burada önemli olan, hangi iki sayının karelerinin toplamının tek sayının karesine eşit olduğunu bulmak değil, belli sayı grupları arasında bir ilişkinin bulunduğunu keşfetmek, üstelik bunu kanıtlamaktı. İşte, geometri, Eski Yunan'da yeni yeni GENELLEME'ler yapmanın, "kafayı çalıştırma"nın bir aracı olarak gelişti.
Üstelik, bazı Eski Yunanlı matematikçiler, geometrik şekillerin çizgi ve uçları arasındaki ilişkiler üstünde de durdular. Böyle ilişkilerin bulunduğunu keşfettiler. Bir bilimsel söylentiye göre, dikaçılı üçgen sorununu çözen, İ.Ö. 525 yılında Samos'lu Pithagoras' tır. Bu buluş, onun adıyla, "Pithagoras Teoremi" olarak anılır. İzleyen yüzyıllarda, "Eşek Teorisi" olarak anılmasının nedenleriyse pek bilinmiyor.
Bir başka önemli buluş da, Öklid'den geldi. Öklid, İ.Ö. 300 yılında, kendisinden önce geliştirilmiş bütün matematik teorilerini bir araya topladı, sınıflandırdı, ortak yönlerini saptadı ve daha önce kanıtlanmış bazı teorileri kullanarak başka teorilerin kanıtlanabileceğini ortaya koydu. Ama, giderek, Öklid de bilimsel bir bataklığa battı. Her teori kendisinden önce kanıtlanmış bir teoriyle kanıtlanabileceğine göre, Teori No. l nasıl kanıtlanacaktı?
Bunun da kolayı bulundu. Teori No. l, kanıt, gerektirmeyecek kadar açık, seçik ve kesin olmalıydı. İşte,bu tartışılmaz açıklıktaki yargılara, "aksiyom" adı verildi. Öklid, ayrıca, piyasada fır dönen aksiyomların sayısını en aza indirmeyi de başardı. Bu aksiyomlardan yola çıkarak, "Öklid Geometrisi" adı verilen görkemli ve karmaşık yapıyı oluşturdu. Böylesi az malzemeyle böylesi dev bir yapı ortaya çıkarmak, "müteahhit" diye geçinen değme babayiğidin harcı olmasa gerekir. O kadar ki, Öklid'in yapıtı, iki bin yıl sonra bile dimdik ayakta duruyor.
Tümdengelim yöntemi uygulamak, bir aksiyomlar dizesinden yola çıkarak "tartışmasız" kabul gören bir bilgi kümesine varmak, kuşkusuz çok ilginç, eğlendirici bir çaba... Eski Yunanlılar bu oyuna tek sözcükle "âşık" oldular. Aşkın gözü kör olduğu için de, iki temel yanılgıya düştüler.
Bir kere, bilgi edinmenin tek geçerli ve saygın yöntemi olarak tümdengelim yöntemini benimseyip,öteki bütün yaklaşımları reddettiler. Oysa, başkaları gibi, onlar da, bazı bilgi biçimlerinin edinilmesinde tümdengelim yönteminin yetersiz kaldığını biliyorlardı. Örneğin, Korint'le Atina arasındaki mesafenin tümdengelim yöntemiyle hesaplanamayacağını, bunun için mutlaka somut ölçümler yapılması gerektiğini Eski Yunanlıların bilmediğini düşünmek, onları safdillikle suçlamak olurdu. Eski Yunanlılar, işlerine geldikçe, zorda kaldıklarında somut doğa olaylarına bakarlardı. Bunu yaparlarken de, hani neredeyse, yaptıklarından utanırlardı. Onlara göre, edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen bilgiydi. Günlük yaşayışla, günlük olaylarla ilgili bilgiler, onların gözünde, "ikinci sınıf bilgiydi. Bizim Eflâtun diye tanıdığımız Platon'la bir öğrencisi arasında geçen şu ilginç tartışma hep anlatılır. Öğrenci, matematik dersinin sonunda, "Peki hocam" demiş, "İyi, güzel ama bütün bunların yararı ?" Sonra eklemiş: "Ne gibi sonuçlar çıkar bundan?" Platon köpürmüş, kölelerinden birini çağırtmış, "Bu öğrenciye bu hafta harçlığını vermeyeceksin" demiş... Sonra da öğrenciye dönüp, "Gördün mü? Matematik dersinin böyle de sonuçları olabiliyor" demiş... Öğrencinin o gün okulla ilişkisinin kesildiğini söylemeye bilmem gerek var mı?
Eski Yunanlıların günlük işler konusunda bilgi edinmeyi böylesi horlamalarının önemli bir nedeni, büyük olasılıkla, ekonomileri gibi, kültürlerinin de "kölecilik" anlayışına dayanması... Bu tür kültürlerde günlük ayak işlerinin bütünüyle kölelere bırakıldığı, efendilerinse daha "soylu" işlerle uğraştıkları bir gerçek... Spor bunlardan biridir. Yalnızca boş zamanı olan soyluların yaptıkları bir iştir. Burada, Yunanlıların felsefeye bir tür oyun, bir tür zihin sporu olarak baktıkları anlaşılıyor. Günlük kültürümüzde de bunun örnekleri yok mu? Örneğin, sporu zevk için yapan "amatör kişiye bakıp amatörlüğün erdemlerini sıralamak, spordan geçimini sağlayan "profesyonel" kişiye ise "amatörlüğün kutsal kurallarını çiğneyen kötü adam" muamelesi yapmak, Eski Yunanlıların yaptıklarının bir benzeri değil mi? Kimin amatör, kimin profesyonel olduğu konusunda kılı kırk yarıp gerçekler dünyasının ötesine kaçan Olimpiyat Komiteleriyle günlük işleri kölelere bırakan, kendileri de soylu işlerle uğraşan Eski Yunan köle sahipleri arasında ne fark var? Pek yok galiba...
Eski Yunan'daki bu boşgezerlik kültürünün bir uzantısı da, Korent'le Atina arasındaki mesafe gibi "dünyevî" sorunlarla hiç ilgilenilmemesi, böylesi önemsiz ve tehlikeli konuların "saf bilgi" cennetine girmekten alıkonulması... Altında yatan nedenler ne olursa olsun, Eski Yunan düşünürlerinin, bu tutum yüzünden, kendilerini gereksiz yere kısıtladıklarını, düşüncelerinin önüne kendi elleriyle engeller diktiklerini söyleyebiliriz. Alalım Arşimet örneğini... Arşimet'in dünyanın günlük gidişini değiştiren çok önemli keşif ve buluşlarının bulunduğunu bilmeyen yok gibidir. Oysa, Arşimet, bu dünyevî buluşlarından belki de "utanç" duyduğu için bunları hiç yayınlamamış, pür matematikteki buluşlarını dünyaya duyurmakla yetinmiştir. Kısacası, Eski Yunan düşüncesini kısıtlayan en önemli etken, "dünyevî" konulara, doğa olaylarına, günübirlik olup bitenlere duyulan ilgisizliktir. Dünyadan kaçıp felsefeye sığınıştır. Bütünüyle soyut ve biçimsel biçimde düşünmeleri gerçi kendisini geometrideki başarılarıyla göstermiştir, ama, bu keçi inadı, Yunan düşüncesini, ikinci büyük yanlışını yapmaya ve çıkmaza girmeye zorlamıştır.
Bir geometri sistemi geliştirmede aksiyomların ne kadar yararlı olduğunu gören Yunanlılar, bunun iğfaline kapılarak, aksiyomları "mutlak gerçek" olarak görmeye ve benzeri "mutlak gerçek"lerden yola çıkarak başka bilgi dallarının geliştirilebileceğini sanmaya başladılar. Örneğin, astronomide, herkesin gözleriyle gördüğü, tartışılmasına bile gerek olmayan şu aksiyomları, şu mutlak gerçekleri benimsediler: (1) dünya hareketsizdir ve evrenin merkezidir; (2) dünya kusurlu ve yozdur, oysa gökyüzü ölümsüzdür, değişmezdir, kusursuzdur. "Daire" denilen geometrik şekil kusursuz bir eğri olduğuna, gökyüzü de kusursuz bulunduğuna göre, bütün gökyüzü cisimleri kusursuz bir yörünge içinde dünyanın çevresinde dâireler çizerek dolaşmaktadır. Denizlere açılmak ve takvim yapmak gibi "dünyevî" zorunluluklarla ister istemez karşılaşan Eski Yunan bilginleri, zamanla, gezegenlerin yörüngelerinin kusursuz daireler olmadıklarını anladılar. Hem "dünyevî" gerçeklere pay bırakmak, hem de eski görüşlerinde diretmek için karmaşık daire sistemleri önermeye, geliştirmeye başladılar. İ.Ö. 150 yılında İskenderiyeli Ptolemaeus'un geliştirdiği karmaşık gökyüzü sistemi, bu çabanın bir ürünüdür. Aynı şeye örnek olarak, Aristo'nun hayal gücüne dayalı "tartışmasız" aksiyomlarını da gösterebiliriz. Taşın tüyden daha hızlı düştüğünü göz göre göre, Aristo, bir cismin düşüş hızının gövde ağırlığına orantılı olduğunu söylemiştir.
Gidecek yeri kalmayınca, bu tur "tartışmasız" aksiyomların bir noktadan sonra uçurumun ucuna geleceği, küçük bir dürtüklemeyle de tepetaklak aşağı düşeceği belliydi. Öyle de oldu. Eldeki tüm aksiyomları tüm boyutlarıyla derinlemesine irdeleyen Eski Yunan bilimcileri, matematik ve astronomi dallarında artık öğrenilecek hiç bir şey kalmadığı yargısına vardılar. Felsefe bilgisi konusunda öğrenilebilecek her şey öğrenildikten sonra da "düşünce" durdu. Eski Yunan'ın Altın Çağından iki bin yıl sonra bile, insanlar, açıklanması güç bir "dünyevî" sorunla karşılaşınca, kaçamağı, "Aristo şöyle dedi", "Öklid şöyle der" gibi sözlerde buldular. Gariptir, bu yanıtlar herkese uzun süre yetti de arttı bile...
Matematik ve astronominin tüm sorunlarını çözen Eski Yunan düşünürleri, bundan sonra, bakışlarını, daha önemli ve karmaşık konulara, örneğin "insan ruhunun derinlikleri" sorununa çevirdiler. Sözgelişi, Platon, yağmurun neden yağdığı ya da gezegenlerin neden hareket ettiği gibi sorulardan çok, "Adalet nedir? Erdem nedir?" gibi derin konularla ilgiliydi. En yüce doğa felsefecisi Aristo ise, en yüce ahlâk felsefecisi de Platon'du, Eski Yunan düşüncesinin o görkemli günlerinde... Ama, zaman geçtikçe, Yunan düşünürleri, ahlâk felsefesinin zevklerine,keyfine kaptırdılar kendilerini... Kısırlıktan başka şey vaat etmeyen bilim felsefesinden, doğa felsefesinden giderek uzaklaştılar. Antik Çağ felsefesinin son aşamasına, aşırı mistik bir içeriği olan ve İ.S. 250'de ortaya Plotinus tarafından atılan "neo-Platonizm"e böyle gelindi.
Tanrının özü ve insanlarla ilişkileri konusunu vurgulayarak işleyen Hıristiyanlık ahlâk felsefesine yepyeni boyutlar ekledi. Bu süreç içinde de, bilim ve doğa felsefesi bütünüyle ikinci plana itildi. Bütün "düşünen beyin"ler, ahlâk felsefesine vurdular kendilerini... İ.S. 200'den İS.1200'e kadar geçen bin yıllık sürede, Avrupalı düşünürlerin tek tutkusu, tek meşgalesi dinbilimle bütünleşen ahlâk felsefesi oldu. Doğa felsefesi de unutuldu gitti.
Orta Çağ felsefesi, aslına bakılırsa, karanlığın felsefesidir. Neyse ki, Arap dünyası, Orta Çağ boyunca Aristo ve Ptolemy'nin düşüncelerini yaşattılar da, doğa ve bilim felsefesi bütünüyle yitip gitmedi.
Batı Avrupa'nın Aristo'yu yeniden keşfetmesi, İ.S. 1200'lere rastlar. Eski Yunan'ın kültürel geleneğini ölüm döşeğinde bile sürdüren Bizans İmparatorluğu'nun da bu yeniden keşfedişte büyük etkisi olmuştur. İçinde yaşanılan koşulların etkisiyle, Aristo'nun mantık ve muhakeme sisteminin ilk uygulandığı yer dinbilimdir. İ.S. 1250 yılında Aristo ilkelerine dayalı "Thomism" sistemini geliştiren St. Thomas Aquinas, aynı zamanda, Roma Katolik Kilisesinin temel dinbilim anlayışını da oluşturmuştur.
Ama, "meraki" insanlar çok geçmeden, Eski Yunan düşüncesini lâik alanlara da uygulamaya başlamışlardır.
Rönesans akımının öncülerinin "hümanist" (insancıl) olarak anılmalarının temelinde yatan neden, bunların, ilgilerinin ağırlık merkezini Tanrı'dan İNSAN'a kaydırmalarıdır. İngiliz dilinde, tarih, edebiyat ve sanat gibi bilim dallarının "hümanite" genel başlığı altında toplanmasının kökenleri de. buraya kadar gider.
Meraklı, arayış içindeki beyinlere Eski Yunan düşüncesi yeterli ve doyurucu gelmediği için, Rönesans düşünürleri, bu felsefeye yepyeni boyutlar eklemek zorunda kalmışlardır. Bu genel çerçeve içinde, örneğin 1543 yılında, Polonyalı gökbilimci Nicolaus Copernicus'un Eski Yunan düşüncesinin astronomiyle ilgili temel aksiyomunu reddettiğini görüyoruz. Copernicus gerçi "dairevî yörünge" görüşünü benimsemiştir; ama, evrenin merkezinin dünya değil, güneş olduğunu doğru biçimde öne sürmüştür. Gök cisimlerinin gözle görülen hareketlerini açıklamada büyük kolaylıklar getirmiştir, bu yeni aksiyom... Gelin görün ki, dünyanın "sabit" olmayıp hareket ettiği aksiyomu, gözle görülmediği, algılanamadığı için bir türlü benimsenememiştir. "Bilim" dünyasının bu yeni aksiyoma alışması için tastamam yüzyıl geçmesi gerekmiştir.
Aslına bakılırsa, Copernicus'un önerdiği sistem "köklü" sayılabilecek bir değişiklik değildir. Aksiyom değiştirmiştir. Hepsi o kadar... Kaldı ki, Samos'lu Aristarchus'un tastamam 2000 yıl önce "merkez güneştir" dediği de bilinmektedir.
Sakın yanlış anlaşılmasın! Bir aksiyomu bırakıp yenisini benimsemek az-buz iş değildir. Örneğin, ondokuzuncu yüzyıl matematikçilerinin Öklid aksiyomlarına karşı çıkmaları ve Öklidçi olmayan bir geometri sistemi önermeleri, bir çok alandaki düşünce biçimlerini köklü şekilde değiştirmiştir, örneğin, bilim adamları, evrenin tarih ve yapısını açıklarken, Öklidçi olmayan Riemannian geometrisini benimsemekte, Öklid'in daha çok "akla-mantığa uygun" geometrisini reddetmektedirler.
Copernicus'un etkileri de bir bakıma dolaylı olmuş, köklü değişikliklerle sonuçlanacak bazı süreçleri harekete geçirmiştir.
Bu yeni süreçler bir İtalyanda,Galileo Galilei'de somutlaşmaktadır.
Eski Yunanlılar, mantık yürütmeye başlarken, gözle açık-seçik görülen, herkesçe benimsenmesi kolay ve "tartışmasız" doğa olaylarını çıkış noktası olarak almayı yeğlerlerdi. Kolaylarına gelirdi bu... Bir cismin ağırlığıyla düşüş hızının doğru orantılı olduğu görüşünü sınamak için Aristo'nun aynı yükseklikten değişik ağırlıkta iki taş atıp atmadığım bilmiyoruz,ama, şu kadarını biliyoruz ki, böylesine görgül deneyler, Eski Yunanlılar için gereksizdi, anlamsızdı, dünyevîydi. Böylesine deneyler saf bir tümdengelimin tüm güzelliklerine gölge düşürüyordu. Kaldı ki, tümdengelimin sonuçlarıyla deney sonuçları birbirine ters düşerse, deneyin sonuçlarının doğru olduğu ne malûmdu? Saf olmayan, kusurlu bir dünyanın gerçekleriyle kusursuz bir soyut görüşler dünyasının "hayal"leri çelişirse, kusurlu ve yoza abone olmanın ne anlamı vardı? Kusursuz bir kuramı kusurlu araçlarla sınamak ne ölçüde doğru sonuçlar verebilirdi?
İşte, Galileo Galilei ortaya çıkana kadar "bilim"e egemen olan görüş buydu.
Görgül deneylerin felsefî açıdan saygınlık kazanmaya başlaması, St. Thomas Aquinas'in çağdaşı olan Roger Bacon ve onun da adaşı olan Francis Bacon'la başlar. Yine de diyoruz ki, gerçek bilimde devrim Galileo ile başlamıştır. Eski Yunan düşüncesinin egemenliğini yıkan odur. Galileo usta ve inandırıcı bir mantıkçı, kendisini iyi satmasını bilen usta bir reklamcıydı. Yaptığı, deneyleri öylesine renkli ve etkileyici biçimde anlatırdı ki, kısa sürede, Avrupa'nın görmüş geçirmiş bilim çevrelerini avucunun içine almıştı. Galileo'nun yöntemlerini de, sonuçlarını da benimsediler, bu bilim çevreleri...
Hakkında anlatılan en ünlü öyküye göre, Galileo, Pisa Kulesi'nin tepesine çıkmış ve biri beş kiloluk, biri yarım kiloluk iki cismi aşağıya bırakmış... Aynı anda çarpmış cisimler yere... Derler ki, cisimlerin aynı anda yere çarpmalarının çıkardığı gürültü, çöken Aristo fiziğinin gümbürtüsünden başka bir şey değilmiş...
Aslına bakılırsa, Galileo'nun gerçekten böyle bir deney yapıp yapmadığı kesin değil... Büyük olasılıkla da yapmamıştır. Ama, bu tür taktikler Galileo'ya öylesine özgüdür ki, yüzyıllar boyunca, doğru olsun, olmasın, herkes inanmıştır böyle bir deneyin yapıldığına...
Galileo'nun eğimli yüzeylerden aşağıya doğru toplar yuvarladığı, bunların belli süreler içinde katettikleri mesafeleri ölçtüğü bilinmekte... Bu da, Galileo'nun, zaman boyutlu araştırmalar yapan, sistemli biçimde ölçümler alan ilk bilim adamı olduğunu ortaya koyuyor. Ama, Galileo'nun bilime en büyük katkısı, bilimin mantık yöntemi olarak,tümevarımı ön plana çıkarmasıdır. Bütünüyle varsayımlara dayalı bazı genellemelerden yola çıkarak sonuçlara ulaşan tümdengelim yönteminden farklı olarak, tümevarım, somut gözlemlerden yola çıkmakta ve genellemelere ("aksiyom" da diyebilirsiniz) varmaktadır.
Ama, bu noktada, Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekiyor. Eski Yunan düşünürleri de elbette aksiyomlarını kafadan uydurmaz, bunları bazı somut gözlemlere dayandırırlardı. Örneğin,iki nokta arasındaki en kısa mesafenin düz çizgi olduğu yönünde Öklid'in geliştirdiği aksiyom, biraz deneyim, biraz da dehâya dayalı bir buluştu. Yine de, çağdaş bilim anlayışı, bilgi edinme sürecinin temelinde tümevarım yönteminin yattığı görüşündedir. Yalnızca bilgi edinmenin değil, yapılan bazı genellemeleri haklı göstermenin, kanıtlamanın da tek yolu budur. Kısacası, bir genellemenin varlık şartı sürekli biçimde, yeni deney ve yöntemlerle sınanabilmesidir.
Görüldüğü gibi, bugün de geçerliğini koruyan bu yaklaşım, Eski Yunan'daki yöntemin taban tabana karşıtıdır. Somut dünyayı "ideal gerçek"in kötü bir karbon kopyası olarak görmek yerine, genellemeleri, gerçek dünyanın defolu aynası olarak değerlendirmektedir. Bu durumda, ne kadar sınanırlarsa sınansınlar, tümevarım deneyleriyle ulaşılan genellemelerin gerçekleri olduğu gibi yansıtması olanaksızdır. Herhangi bir genellemeyi doğrulayan milyarlarca bağımsız gözlem olsa bile, ona aykırı düşen bir gözlem, o genellemenin değiştirilmesini, o aykırı gözlem ışığında yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılar. Kısacası, "istisnalar kuralı bozmaz" lâfı palavradır. Çağdaş bilimde, istisnalar, kuralların mezarıdır. Üstelik, "kesinlik" de yoktur bilimde... Bir sonraki deneyin ne sonuç vereceği önceden kestirilemedikçe, kesinlikten de söz edilemez.
İşte, çağdaş doğa felsefesinin püf noktası buradadır. Eski Yunan düşüncesinde olduğu gibi, "mutlak gerçek"e ulaşmak, onu arayıp bulmak gibi bir iddiası yoktur. Alçakgönüllüdür, kısacası... Çağdaş bilimin gözünde, dahası, "mutlak gerçek" kavramı da abestir.
Bir gerçeği "kesin", bu yoldan da "mutlak" kılacak sayıda, deney yapmaya, bırakın insanın, tüm insanlığın ömrü yetmez.
Oysa, Eski Yunan düşünürlerinin kafasında böyle sınırlamalar, böyle kaygılar yoktu. Aynı yöntemi, "Madde nedir?" sorusuna da, "Adalet nedir?" sorusuna da uygulamışlardı. Çağdaş bilim, bu iki soru türüne değişik biçimde yaklaşmakta... Tümevarım yönteminin özünde, gözlemlenemeyen olgular konusunda genelleme yapılamayacağı görüşü yatar. "İnsan ruhu" gözle görülür, elle tutulur cinsten olmadığı için de genelleme dışıdır. Tümevarım yönteminin uygulanamayacağı bir alandır.
Çağdaş bilimin asıl zaferi, tüm bilim adamları arasında işbirliğine dayalı özgür iletişimin kurulmasıdır. Belki bizlere, bu temel gerçeği bilenlere garip gelebilir, ama, antik ve orta çağ filozofları böyle bir işbirliğine gerek bile duymamışlardı. Örneğin, Antik Yunan'ın Pisagorcuları, matematik alanındaki bütün buluşlarını "devlet sırrı" gibi kendilerine saklayan, başkalarıyla paylaşmaya yanaşmayan bir tür "gizli örgüt"tüler. Orta Çağ simyagerleri de, başkalarınca öğrenilmesin diye, simya deneyleri hakkındaki yazılarım çok eğreti, çok üstü kapalı biçimde yazarlardı. Bir başka ilginç olay da, İtalyan matematikçi Niccolo Tartaglia'nın kübik denklemleri çözme yolunu bulduktan sonra, ısrarla bunu kendine saklamasıydı. Kim bilir, belki de haklıydı bunu yapmakta... Matematikçi arkadaşlarından Geronimo Cardano bir gece Tartaglia'yı içirmiş, denklemi çözme yöntemini ağzından almış, sonrada "benim kendi buluşum" diye yayınlamıştı. Cardano'nun bu üçkağıtçılığının kuşkusuz bağışlanır yanı yoktur, ama, böyle bir buluşun mutlaka yayınlanması gerektiği konusundaki tutumu doğrudur.
Bugünkü bilim anlayışına göre, "gizli" tutulan bir bilimsel keşif ya da buluş, keşiften ya da buluştan sayılmaz. Bu yolda en kararlı adımı, Tartaglia-Cardano olayından yüzyıl sonra, bilimsel gözlem sonuçlarının tüm ayrıntılarıyla yayınlanmasının bir namus borcu olduğunu söyleyen İngiliz kimyacısı Robert Boyle atmıştır. Bundan da öteye, bir yeni gözlem ya da buluşun geçerli sayılabilmesi için, yayınlanmasından sonra bir başka gözlemce doğrulanması zorunludur. Bilim, bireysel bilim adamlarının değil, "bilim camiası"nın ortak ürünüdür.
"Bilim camiası" ya da "bilim topluluğu" adı verilen örgütlenmenin ilk ve en ünlü örneklerinden biri, kuşkusuz, Londra'daki Kraliyet Doğa Bilgisini Geliştirme Derneği'dir. Kısa adıyla "Kraliyet Derneği" olarak anılan bu kuruluş, Galileo'nun yaptığı deneylere ilgi duyan ve bunun çeşitli boyutlarını tartışmak için 1645 yılında bir araya gelen birkaç bilim adamının çabalarıyla ortaya çıkmış, 1660 yılında da Kral II. Charles tarafından tescil edilmiştir.
Kraliyet Derneği'nin çalışma yöntemleri de ilginçti. Bazen toplanıp görüş alışverişinde bulunur, bazen de mektuplaşıp yaptıkları deneylerin aşama ve sonuçlarını ayrıntılı biçimde birbirlerine aktarırlardı. Bu olumlu atılımlarına rağmen Kraliyet Derneği üyeleri, onyedinci yüzyıl süresince savunmada kaldılar. Bilim dili olarak hiç kimsenin anlamadığı Latinceyi bırakıp da herkesin anlayacağı İngilizce'yi konuşan ve yazan, görüşlerini ve buluşlarını birbirlerinden esirgemeyen, kısacası gizlilik ve bencilliğe dayalı bir bilim dünyasına çomak sokan bu "haylaz çocuk"lara, sanki, Pisagor, Aristo ve Öklid'in ruhları ayıplarcasına, kınarcasına bakıyorlardı, yukarılarda bir yerden...
Kraliyet Derneği, Isaac Newton'la birlikte utangaçlığını da yendi. Galileo'nun, Danimarkalı gökbilimci Tycho Brahe'nin ve Alman gökbilimcisi Johannes Kepler'in araştırma, deney ve gözlemlerinden yola çıkan Newton, cisimlerin hareketinin üç temel yasasını buldu. Daha da önemlisi, yerçekiminin evrenselliğiyle ilgili çığır açıcı genellemesini yaptı. Daha hayattayken putlaştırılan sayılı kişilerden biri durumuna geldi Newton... Onun buluşu, Eski Yunan düşünürlerinin kafalarında kurduklarından çok farklı, çok görkemli bir evren çıkardı ortaya... Öyle ki, bir anda, Eski Yunan'ın o heybetli, o herkesi küçümseyici bilim devleri, mahalle arasında çelik-çomak oynayan, arı kovanına çomak sokan haylaz çocuk durumuna kendileri geliverdiler.Onyedinci yüzyılın başında Galileo'nun başlattığı devrim, böylece, aynı yüzyılın sonunda Newton tarafından noktalandı.
İnsanla bilimin ilişkisini, "Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine" türünden bir masal dileğiyle sonuçlandırmayı çok isterdim. Gerçek şu ki, başlayan, mutluluk değil, güçlüktü. Bilimin tümdengelime dayandığı dönemlerde, doğa ve bilim felsefesi her okumuşun dağarcığında kendine bir yer bulabiliyordu. İnsanın genel kültürünün birer parçasıydı bunlar... Ama, işin içine tümevarım yöntemi karışınca, bilim de sürekli gözlem, öğrenme ve çözümlemeye dayalı bir "hamallık" haline geldi. Yalnızca amatörlerin oynadıkları "bir oyun olmaktan 'çıktı, amatörlerin boyunu aştı. Her geçen gün, bilimi daha da karmaşık duruma getirdi.
Çabuk olmadı bu gelişmeler... Newton devrimini izleyen yüzyıl içinde, çok üstün yetenekli bir bilim adamı, her şeye karşın, bilimsel bilginin bütün dallarında "usta" olabiliyordu. Ama, 1800'lü yıllara girilmesiyle birlikte, her alanda ustalık bir "hayal" olup çıktı. Her geçen gün, bilim adamları, alanlarında derinleşebilmek, yoğun biçimde çalışabilmek için, ilgi alanlarını kendi bilim dalları içinde bile daraltmak zorunda kaldılar. Bilimin dev bir hızla dalbudak salması, "uzmanlaşma" olayını beraberinde getirdi. Her yeni bilim adamı kuşağıyla birlikte de uzmanlaşma artmakta, yoğunlaşmakta, akıl almaz derinliklere ulaşmakta...
İşin bir de başka yönü var. Uzmanlaşma öylesine derinleşti ki, bir daldaki bilim adamı, başka daldaki bir bilim adamının söylediklerini, yazdıklarını anlayamaz duruma geldi. Bu da bilime büyük bir darbe indirdi, çünkü biliyoruz ki, bilimsel gelişme, değişik uzmanlık alanlarında toplanan bilimsel bilgilerin eşleşmelerinin, etkileşmelerinin ürünüdür. Üstelik, daha da kötüsü, "bilim camiası" dışındaki ortalama insanların bilimle ilgileri de koptu. Bilim adamlarına saygı duyulan büyük bir kişi olarak değil, şapkadan ne çıkaracağı bilinmediği için herkesçe korkulan bir büyücü, bir sihirbaz gözüyle bakılmaya başlandı. Bilimin öyle sıradan insanlarca kavranamayacak kadar gizemli ve büyülü bir şey olduğu, bilim adamlarınınsa sokaktaki adamdan çok farklı, garip yaratıklar oldukları görüşü, insanlarla bilim arasındaki mesafeyi de, soğukluğu da artırdı.
1960'lı yıllar, genç kuşakların bilime karşı soğukluklarının açık düşmanlığa dönüştüğü yıllardır. Gariptir, bu düşmanlık, en çok, yüksek öğrenim gören kuşaklar arasında oluşmuştur. Son iki yüzyılın bilimsel gelişmeleri üstüne kurulan sanayi toplumlarının kendi başarılarının ölümsüz yan etkilerini hissetmeye başlamaları da bunun üstüne tuz-biber ekmiştir.
Olanlara şöyle bir bakalım.
Tıptaki gelişmeler ölüm oranlarını düşürmüş, bu da büyük bir nüfus patlamasına yol açmıştır. Bir yandan kimya sanayinin artıkları, öte yandan motorlu taşıtlar havamızı, suyumuzu sürekli kirletmektedir. Toprakta yetişen maddelere ve enerjiye duyulan gereksinme, yerkabuğunu kemirmektedir.
Sokaktaki adamın gözünde bunun suçlusu bilimdir, bilim adamıdır. Bilmezler, düşünmezler ki, bilim ve bilginin yarattığı sorunları çözecek güç yine bilim ve bilgidir. Yoksa "cehalet" değil...
Çağdaş bilimin, bilim adamı olmayanlar için bir "sır", bir "bilmece" olması gerekmez. Bilimsel yazıların yazarla dizer arasında bir sır olarak kalması da gerekmez. Aradaki uçurumu kapatmak herkesin yararınadır. Yeter ki, bilim adamları kendi bilim dallarını herkesin anlayabileceği bir biçim ve dille anlatma sorumluluğunu üstlensinler. Bilimden nasibini almamışlar da bilim adamlarını dinlerken kulaklarının üstüne oturmasınlar. Dinlemeyi öğrensinler.
Bir bilim dalındaki gelişmelerin ne yönde olduğunu anlamak, bunun önemini kavramak için insanların o bilim dalının ıcığını-cıcığını bilmeleri de gerekmez. Bunu istemek, ünlü bir yazarın, örneğin Shakespeare'in bir yapıtını okuyup da bunu beğenen kişiden Shakespeare gibi dev bir ozan olmasını istemeye benzer. Beethoven'in senfonilerini zevkle dinleyen bir kişiden, oturup Beethoven düzeyinde senfoni bestelemesini istemeye benzer. Shakespeare'den ya da Beethoven'dan hoşlanmak insanların ne kadar hakkıysa, bilimdeki gelişmeleri izleyip bunlardan kıvanç duymak da herkesin hakkıdır.
"Bundan ne çıkar?" demeyin... Sorunun özü de burada yatmaktadır, bir bakıma... Bilimin, bilim adamlarının ne yaptıkları, neye yöneldikleri hakkında hayal-meyal bile olsa bir fikirleri bulunmayan kişiler, bilim üstüne kurulu çağdaş dünyada sürekli huzursuzluk ve tedirginlik duyarlar. Çevrelerinde olup bitenleri kavrayamadıkları içindir bu... Karşılaştıkları sorunların nedenlerini anlayamadıkları içindir.
Ama, bütün bunlar bir yana, bilim dünyası görkemli bir yerdir. Ardına kadar açılan kapılarıyla, genç yaşlı, her insana sınırsız ufuklar, doyulmaz zevkler verir. İnsan beyninin görkeminin, gücünün, gelişme ve geliştirme, yeteneğinin hem aynası, hem de en somut, ifadesidir.
Başlarken derim ki, sokaktaki insanın bilimden, bilimin de sokaktaki insandan öğreneceği çok şey vardır. Bilim herkese yetecek bir Krezus hazinesidir.
Bilim Dergisi - Mart 1982
Isaac Asimov

altın oran


Doğada Yaratılan Güzellik Ölçüsü: Altın Oran
"...Eğer uygulama veya işlev unsurları açısından hoşa giden ya da son derece dengeli olan bir forma ulaşılmışsa, orada Altın Sayı'nın bir fonksiyonunu arayabiliriz... Altın Sayı, matematiksel hayal gücünün değil de, denge yasalarına ilişkin doğal prensibin bir ürünüdür."1

L. Pisano Fibonacci
Mısır'daki piramitler, Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa adlı tablosu, ay çiçeği, salyangoz, çam kozalağı ve parmaklarınız arasındaki ortak özellik nedir?
Bu sorunun cevabı, Fibonacci isimli İtalyan matematikçinin bulduğu bir dizi sayıda gizlidir. Fibonacci sayıları olarak da adlandırılan bu sayıların özelliği, dizideki sayılardan her birinin, kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmasıdır. 2
Fibonacci Sayıları:
0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, ...
Fibonacci sayılarının ilginç bir özelliği vardır. Dizideki bir sayıyı kendinden önceki sayıya böldüğünüzde birbirine çok yakın sayılar elde edersiniz. Hatta serideki 13. sırada yer alan sayıdan sonra bu sayı) sabitlenir. İşte bu sayı "altın oran" olarak adlandırılır.
ALTIN ORAN = 1,618
233 / 144 = 1,618 377 / 233 = 1,618 610 / 377 = 1,618 987 / 610 = 1,618 1597 / 987 = 1,618 2584 / 1597 = 1,618
İnsan Vücudu ve Altın Oran
Leonardo da Vinci insan vücudundaki ölçüleri belirlerken altın oranı kullanmıştır.
Sanatçılar, bilim adamları ve tasarımcılar, araştırmalarını yaparken ya da ürünlerini ortaya koyarlarken orantıları altın orana göre belirlenmiş insan bedenini ölçü olarak alırlar. Leonardo da Vinci ve Corbusier tasarımlarını yaparken altın orana göre belirlenmiş insan vücudunu ölçü almışlardır. Günümüz mimarlarının en önemli başvuru kitaplarından biri olan Neufert'te de altın orana göre belirlenmiş insan vücudu temel alınmaktadır.
İnsan Bedeninde Altın Oran
Bedenin çeşitli kısımları arasında var olduğu öne sürülen ve yaklaşık altın oran değerlerine uyan "ideal" orantı ilişkileri genel olarak bir şema halinde gösterilebilir.3
Aşağıdaki şemada yer alan M/m oranı her zaman altın orana denktir: M/m=1,618
İnsan vücudunda altın orana verilebilecek ilk örnek; göbek ile ayak arasındaki mesafe 1 birim olarak kabul edildiğinde, insan boyunun 1,618'e denk gelmesidir. Bunun dışında vücudumuzda yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:
Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası, Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu, Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe, Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arası.
İnsan Eli
Elinizi derginin sayfasından çekip ve işaret parmağınızın şekline bir bakın. Muhtemelen orada da altın orana şahit olacaksınız.
Parmaklarımız üç boğumludur. Parmağın tam boyunun İlk iki boğuma oranı altın oranı verir (baş parmak dışındaki parmaklar için). Ayrıca orta parmağın serçe parmağına oranında da altın oran olduğunu fark edebilirsiniz.4
2 eliniz var, iki elinizdeki parmaklar 3 bölümden oluşur. Her elinizde 5 parmak vardır ve bunlardan sadece 8'i altın orana göre boğumlanmıştır. 2, 3, 5 ve 8 fibonocci sayılarına uyar.
İnsan Yüzünde Altın Oran
İnsan yüzünde de birçok altın oran vardır. Ancak bunu elinize hemen bir cetvel alıp insanların yüzünde ölçüler almayı denemeyin. Çünkü bu oranlandırma, bilim adamları ve sanatkarların beraberce kabul ettikleri "ideal bir insan yüzü" için geçerlidir.
Her uzun çizginin kısa çizgiye oranı altın orana denktir.
Örneğin üst çenedeki ön iki dişin enlerinin toplamının boylarına oranı altın oranı verir. İlk dişin genişliğinin merkezden ikinci dişe oranı da altın orana dayanır. Bunlar bir dişçinin dikkate alabileceği en ideal oranlardır. Bunların dışında insan yüzünde yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:
Akciğerlerdeki bronşlar altın orana göre dallanma yapar.
Yüzün boyu / Yüzün genişliği, Dudak- kaşların birleşim yeri arası / Burun boyu, Yüzün boyu / Çene ucu-kaşların birleşim yeri arası, Ağız boyu / Burun genişliği, Burun genişliği / Burun delikleri arası, Göz bebekleri arası / Kaşlar arası.
Akciğerlerdeki Altın Oran
Amerikalı fizikçi B. J. West ile doktor A. L. Goldberger, 1985-1987 yılları arasında yürüttükleri araştırmalarında 5, akciğerlerin yapısındaki altın oranının varlığını ortaya koydular. Akciğeri oluşturan bronş ağacının bir özelliği, asimetrik olmasıdır. Örneğin, soluk borusu, biri uzun (sol) ve diğeri de kısa (sağ) olmak üzere iki ana bronşa ayrılır. Ve bu asimetrik bölünme, bronşların ardışık dallanmalarında da sürüp gider.6 İşte bu bölünmelerin hepsinde kısa bronşun uzun bronşa olan oranının yaklaşık olarak 1/ 1,618 değerini verdiği saptanmıştır.
Altın Dikdörtgen ve Sarmallardaki Tasarım
Kenarlarının oranı altın orana eşit olan bir dikdörtgene "altın dikdörtgen" denir. Uzun kenarı 1,618 birim kısa kenarı 1 birim olan bir dikdörtgen altın dikdörtgendir. Bu dikdörtgenin kısa kenarının tamamını kenar kabul eden bir kare ve hemen ardından karenin iki köşesi arasında bir çeyrek çember çizelim. Kare çizildikten sonra yanda kalan küçük bir kare ve çeyrek çember çizip bunu asıl dikdörtgenin içinde kalan tüm dikdörtgenler için yapalım. Bunu yaptığınızda karşınıza bir sarmal çıkacaktır.
İngiliz estetikçi William Charlton insanların sarmalları hoş bulmaları ve binlerce yıl öncesinden beri kullanmalarını "Sarmallardan hoşlanırız çünkü, sarmalları görsel olarak kolayca izleyebiliriz." 7 diyerek açıklar.
Temelinde altın oranı yatan sarmallar doğada şahit olabileceğiniz en eşsiz tasarımları da barındırırlar. Ayçiçeği ya da kozalak üzerindeki sarmal dizilimler bu konuda verilebilecek ilk örneklerdir. Yüce Allah'ın kusursuz yaratışının ve her varlığı bir ölçü ile yarattığının bir örneği olan bu durumun yanı sıra birçok canlı büyüme sürecini de logaritmik sarmal formunda gerçekleştirir. Bunun sarmaldaki yayların daima aynı biçimde olması ve yayların büyüklüğünün değişmesine karşın esas şeklin (sarmal) hiç değişmemesidir. Matematikte bu özelliğe sahip başka bir şekil yoktur.8
Deniz Kabuklarındaki Tasarım
Bilim adamları deniz dibinde yaşayan ve yumuşakça olarak sınıflandırılan canlıların taşıdıkları kabukların yapısını incelerken bunların formu, iç ve dış yüzeylerinin yapısı dikkatlerini çekmiştir:
"İç yüzey pürüzsüz, dış yüzeyde yivliydi. Yumuşakça kabuğun içindeydi ve kabukların iç yüzeyi pürüzsüz olmalıydı. Kabuğun dış köşeleri kabukların sertliğini artırıyor ve böylelikle, gücünü yükseltiyordu. Kabuk formları yaratılışlarında kullanılan mükemmellik ve faydalarıyla hayrete düşürür. Kabuklardaki spiral fikir mükemmel geometrik formda ve şaşırtıcı güzellikteki 'bilenmiş' tasarımda ifade edilmiştir."9
Yumuşakçaların pek çoğunun sahip olduğu kabuk logaritmik spiral şeklinde büyür. Bu canlıların hiçbiri şüphesiz logaritmik spiral bir yana, en basit matematik işleminden bile habersizdir. Peki nasıl olup da söz konusu canlılar kendileri için en ideal büyüme tarzının bu şekilde olduğunu bilebiliyorlar? Bazı bilim adamlarının "ilkel" olarak kabul ettiği bu canlılar, bu şeklin kendileri için en ideal form olduğunu nereden bilmektedirler? Böyle bir büyüme şeklinin bir şuur ya da akıl olmadan gerçekleşmesi imkansızdır. Bu şuur ne yumuşakçalarda ne de -bazı bilim adamlarının iddia ettiği gibi- doğanın kendisinde mevcuttur. Böyle bir şeyi tesadüflerle açıklamaya kalkışmak çok büyük bir akılsızlıktır. Bu ancak üstün bir aklın ve ilmin ürünü olacak bir tasarımdır.
Biyolog Sir D'Arcy Thompson uzmanı olduğu bu tür büyümeyi "Gnom tarzı büyüme" olarak adlandırılmıştı. Thompson'ın bu konudaki ifadeleri şöyledir:
"Bir deniz kabuğunun büyüme sürecinde, aynı ve değişmez orantılara bağlı olarak genişlemesi ve uzamasından daha sade bir sistem düşünemeyiz. Kabuk ...giderek büyür, fakat şeklini değiştirmez."10
Birkaç santimetre çapındaki bir nautilusta, gnom tarzı büyümenin en güzel örneklerinden birini görmek mümkündür. C. Morrison insan zekası ile bile planlaması hayli güç olan bu büyüme sürecini şöyle anlatır:
"Nautilus'un kabuğunun içinde, sedef duvarlar ile örülmüş bir sürü odacığın oluşturduğu içsel bir sarmal uzanır. Hayvan büyüdükçe, sarmal kabuğunun ağız kısmında, bir öncekinden daha büyük bir odacık inşa eder ve arkasındaki kapıyı bir sedef tabakası ile örterek daha geniş olan bu yeni bölüme ilerler."11
Kabuklarındaki farklı büyüme oranlarını içeren logaritmik sarmallara göre diğer deniz canlıları bilimsel adlarıyla şöyle sıralanabilir:
Haliotis Parvus, Dolium Perdix, Murex, Fusus Antiquus, Scalari Pretiosa, Solarium Trochleare.
Bugün fosil halinde bulunan ve Amonitlerde logaritmik sarmal şeklinde gelişen kabuklar taşırlar.
Hayvanlar dünyasında sarmal formda büyüme sadece yumuşakçaların kabukları ile sınırlı değildir. Özellikle Antilop, yaban keçisi, koç gibi hayvanların boynuzları gelişimlerini temelini altın orandan alan sarmallar şeklinde tamamlarlar.12
İşitme ve Denge Organında Altın Oran
İnsanın iç kulağında yer alan Cochlea (Salyangoz) ses titreşimlerini aktarma işlevini görür. İçi sıvı dolu olan bu kemiksi yapı, içinde altın oran barındıran _=73 derece 43´ sabit açılı logaritmik sarmal formundadır.
Sarmal Formda Gelişen Boynuzlar ve Dişler
Filler ile soyu tükenen mamutların dişleri, aslanların tırnakları ve papağanların gagalarında logaritmik sarmal kökenli yay parçalarına göre biçimlenmiş örneklere rastlanır. Eperia örümceği de ağını daima logaritmik sarmal şeklinde örer. Mikroorganizmalardan planktonlar arasında, globigerinae, planorbis, vortex, terebra, turitellae ve trochida gibi minicik canlıların hepsinin sarmala göre inşa edilmiş bedenleri vardır.
Mikrodünyada Altın Oran
Geometrik şekiller sadece üçgen, kare veya beşgen, altıgen ile kısıtlı değildir. Bu saydığımız şekiller değişik şekillerde de biraraya gelerek yeni üç boyutlu geometrik şekiller oluşturabilirler. Bu konuda ilk olarak küp ve piramit örnek olarak verilebilir. Ancak bunların dışında, günlük hayatta hiç karşılaşmadığımız hatta ismini dahi ilk defa duyduğumuz tetrahedron (düzgün dört yüzlü), oktahedron, dodekahedron ve ikosahedron gibi üç boyutlu şekillerde vardır. Dodekahadron 13 tane beşgenden, ikosahedron ise 20 adet üçgenden oluşur. Bilim adamları bu şekilleri matematiksel olarak birbirine dönüşebileceğini ve bu dönüşümün altın orana bağlı oranlarla gerçekleştiğini bulmuşlardır.
16. Yüzyılda altın oran için “hazine” ifadesini kullanan Kepler, beş düzgün cisim arasındaki geometrik dönüşümlere çok önem vermiş ve gezegenlerin yörüngeleri ile bu cisimleri çevreleyen küreler arasında bir ba¤lantı kurmaya çalışmıştır.
Kepler, düzgün çok yüzlüleri iç içe geçmiş şekilde gösteren ve bu düzen ile Güneş Sistemi arasındaki bağlantıyı araştıran şemalar geliştirmiştir. (J. A. West & J. G. Toonder, The Case for Astrology, Penguin Books, 1970)

Miroorganizmalarda altın oran barındıran üç boyutlu formlar oldukça yaygındır. Birçok virüs ikosahedron yapısında bir biçime sahiptir. Bunların en ünlüsü Adeno virüsüdür. Adeno virüsünün protein kılıfı, 252 adet protein alt biriminin düzenli bir biçimde dizilmesi ile oluşur. İkosahedronun köşelerinde yer alan 12 alt birim ise beşgen prizmalar biçimdedir. Bu köşelerden diken benzeri yapılar uzanır.
Virüslerin altın oranları bünyesinde barındıran formlarda olduğunu tespit eden ilk kişi 1950'li yıllarda Londra'daki Birkbeck Koleji'nden A. Klug ile D. Caspar'dır.13 Üzerinde ilk tespit yapılan virüs ise Polyo virüsüdür. Rhino 14 virüsü de Polyo virüsü ile aynı formu gösterir.
Peki acaba virüsler neden biz insanların zihnimizde canlandırmasını bile zorlukla yapabildiğimiz, böyle altın orana dayalı özel bir formlara sahiptirler? Bu formların kaşifi A. Klug bu konuyu şöyle açıklıyor:
"Caspar ile ben, küresel bir virüs kılıfı için optimum tasarımın ikosahedron tarzı bir simetriye dayandığını gösterdik. Böyle bir düzenleme bağlantılardaki sayıyı en aza indirir... Buckminster Fuller'in yarı küresel jeodezik kubbelerinden14 çoğu da benzer bir geometriye göre inşa edilirler. Bu kubbelerin oldukça ayrıntılı bir şemaya uyularak monte edilmeleri gerekir. Halbuki virüs, bir virüs kılıfı, alt birimlerinin esnekliğinden ötürü kendi kendini inşa eder."15
Klug'un bu açıklaması çok açık bir gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır. Bilim adamlarının "en basit ve en küçük canlı parçalarından biri"16 olarak gördükleri virüslerde bile hassas bir planlama ve akıllı bir tasarım vardır. Bu tasarım, dünyanın önde gelen mimarlarından Buckminster Fuller'ın gerçekleştirdiği tasarımlardan çok daha başarılı ve üstündür.
Dodekahedron ile ikosahedron, tek hücreli deniz yaratıkları olan ışınlıların silisten yapılma iskeletlerinde de ortaya çıkar.
Işınlılar (radiolaria), her köşesinden birer yalancı ayak çıkan düzgün Dodekahedron gibi, bu iki geometrik formdan kaynaklanan yapıları, yüzeylerindeki çok çeşitli oluşumlarla birlikte değişik güzellikteki bedenleri oluştururlar.17
Büyüklükleri bir milimetreden daha küçük olan bu organizmalara örnek olarak, ikosahedron yapılı Circigonia Icosahedra ile dodekahedran iskeletli Circorhegma Dodecahedra'nın adları verilebilir.18
DNA'da Altın Oran
Canlıların tüm fiziksel özelliklerinin depolandığı molekül de altın orana dayandırılmış bir formda yaratılmıştır. yaşam için program olan DNA molekülü altın orana dayanmıştır. DNA düşey doğrultuda iç içe açılmış iki sarmaldan oluşur. Bu sarmallarda her birinin bütün yuvarlağı içindeki uzunluk 34 angström genişliği 21 angström'dür. (1 angström; santimetrenin yüz milyonda biridir) 21 ve 34 art arda gelen iki Fibonacci sayısıdır.
Kar Kristallerinde Altın Oran
Altın oran kristal yapılarda da kendini gösterir. Bunların çoğu gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük yapıların içindedir. Ancak kar kristali üzerindeki altın oranı gözlerinizle göre bilirsiniz. Kar kristalini oluşturan kısalı uzunlu dallanmalarda, çeşitli uzantıların oranı hep altın oranı verir.19
Uzayda Altın Oran
Evrende, yapısında altın oran barındıran birçok spiral galaksi bulunur.
Fizikte de Altın Oran....
Fibonacci dizileri ve altın oran ile fizik biliminin sahasına giren konularda da karşılaşırız:
"Birbiriyle temas halinde olan iki cam tabakasının üzerine bir ışık tutulduğunda, ışığın bir kısmı öte yana geçer, bir kısmı soğurulur, geriye kalanı da yansır. Meydana gelen, bir, 'çoklu yansıma' olayıdır. Işının tekrar ortaya çıkmadan önce camın içinde izlediği yolların sayısı, ışının maruz kaldığı yansımaların sayısına bağlıdır. Sonuçta, tekrar ortaya çıkan ışın sayılarını belirlediğimizde bunların Fibonacci sayılarına uygun olduğunu anlarız."20
Doğada birbiriyle ilişkisiz canlı veya cansız pek çok yapının belli bir matematik formülüne göre şekillenmiş olması onların özel olarak tasarlanmış olduklarının en açık delillerinden biridir. Altın oran, sanatçıların çok iyi bildikleri ve uyguladıkları bir estetik kuralıdır. Bu orana bağlı kalarak üretilen sanat eserleri estetik mükemmelliği temsil ederler. Sanatçıların taklit ettikleri bu kuralla tasarlanan bitkiler, galaksiler, mikroorganizmalar, kristaller ve canlılar Allah'ın üstün sanatının birer örneğidirler.

1 Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 155. 2 Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, First Mariner Boks, New York s. 58-59. 3 J. Cumming, Nucleus: Architecture and Building Construction, Longman, 1985. 4 Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 87. 5 A. L. Goldberger, et al., "Bronchial Asymmetry and Fibonacci Scaling." Experientia, 41 : 1537, 1985. 6 E. R. Weibel, Morphometry of the Human Lung, Academic Press, 1963. 7 William. Charlton, Aesthetics:An Introduction, Hutchinson University Library, London, 1970. 8 Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 77. 9 http://www.goldenmuseum.com/index_engl.html 10 D'Arcy Wentworth Thompson, On Growth and Form, C.U.P., Cambridge, 1961. 11 C. Morrison, Along The Track,Withcombe and Tombs, Melbourne, 12 http://www.goldenmuseum.com/index_engl.html 13 J. H. Mogle, et al., "The Stucture and Function of Viruses", Edward Arnold, London, 1978. 14 Buckminster Fuller'in Jeodezik Kubbe tasarımları hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Teknoloji Doğayı Taklit Ediyor, Biyomimetik, Harun Yahya, Global Yayıncılık, İstanbul. 15 A. Klug "Molecules on Grand Scale", New Scientist, 1561:46, 1987. 16 Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 82 17 Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 85 18 Değişik ışınlı bedenleri için bakınız: "H. Weyl, Synnetry, Princeton, 1952. 19 Emre Becer, "Biçimsel Uyumun Matematiksel Kuralı Olarak, Altın Oran", Bilim ve Teknik Dergisi, Ocak 1991, s.16. 20 V.E. Hoggatt, Jr. Ve Bicknell-Johnson, Fibonacci Quartley, 17:118, 1979.
Evrim Teorisi Hayvanlar Dünyası Bitki Dünyası Populer Bilgi Wallpaper Resim Galerisi Filmler
2002-2006 PopulerBilgi.com Sitesindeki Tüm Metinleri İzin Almadan Kullanabilirsiniz. info@populerbilgi.com

ARAMA

Google
 

sitemi nasıl buldunuz?